m [vc_empty_space height="27px"]
Back to Top

Melike Hâsine Yiğitkurt

Melike Hâsine Yiğitkurt

Melike Yiğitkurt, Kut Mührü evreninin derin sessizliklerinde yankılanan görünmez bir figürdür; büyüye sahip olmadan büyünün kaderini taşıyan, sesi olmayan ama yankısı geniş bir kadındır. Maveraünnehir’in kenarındaki küçük bir kervansaray kasabasında, sabaha karşı yükselen bir ezanla birlikte doğmuştur. Yaşamı boyunca hiçbir büyü belirtisi göstermemiş, büyübilmez bir ailede sade, hatta yoksul bir ortamda büyümüştür. Ama doğduğu gün, uzaklardaki Kutlu Ocak’ın taş levhalarında kendi adını andıran bir işaret belirir. Bu, kimsenin farkına varmadığı kadim bir rezonansın ilk çatlağıydı.

Melike’nin gözleri, açık bal rengiyle zaman zaman parlayan, ama çoğunlukla uzağa bakan bir durgunluk taşır. Çekik ve yumuşak hatlı bakışlarında, hem dingin bir anaçlık hem de derin bir bilgelik sezilir. Cildi solgun ve yer yer çilli, parmakları ise uzun ve narindir. Saçları geceyi andıran koyu kestane rengiyle beline kadar iner ve genellikle örgüyle toplanır. Kıyafetlerinde gösterişten uzak, keten ve yün gibi doğal kumaşları tercih eder; yalnızca düğün gününde annesinin yadigârı olan işlemeli bir kuşağı takmıştır.

Büyücü olmayan biri olarak Kutlu Ocak’a kabul edilmesi birçoklarını şaşırtmıştır. Behram Celal gibi sessiz ama kudretli bir büyücünün eşi olması, o dönemde bile bir istisnaydı. Fakat Melike, büyüsüzlüğünün içinde başka bir güç taşırdı: sabır, şefkat, sezgi ve içgörü. Mühürlerle bir bağ kuramasa da, mühür taşıyıcılarının ruhlarını dengeleyecek bir iç huzura sahipti. Melike’yi görüp onunla bir süre konuşan büyücüler, içsel kut yankılarını daha derin ve temiz duymaya başlardı. Bu yüzden ona “Kut Kapısı” denirdi. Kimi onun rahminde geleceğin taşıyıcısını sakladığını, kimiyse onun varlığının Altan’ı seçen yankının bizzat sebebi olduğunu düşünürdü.

Oğulları Altan doğduğunda, büyüsel bir kıvılcım göstermemesi Melike’yi asla ürkütmedi. O, çocuğunun içindeki sessizliğin aslında bir yankının hazırlık hali olduğunu biliyordu. “Oğlum sessiz doğdu ama taşlar ona fısıldıyor,” demiştir bir gün, Behram’ın bile umudunu kaybettiği bir vakitte. Altan’ın kutla ilk temasına tanıklık ettiğinde, gözlerinden yaş akmamış; yalnızca başını eğip ellerini kalbinin üzerine koymuştur. O an, onun için bir teyit, bir tamamlanıştı. Behram taşıyıcıydı; ama Melike, kutun geçit verdiği kapıydı.

Melike hiçbir zaman bir akademide eğitim görmedi, mühür tutmadı, büyü yazmadı. Ama Altan’ın çocukluğunda söylediği ninniler, taş yankılarına benzer ritimler taşırdı. Onun sesi, büyü değildi ama büyüyü kucaklayan bir anne diline sahipti. Gençliğinde gül yetiştirirdi; gül fidanlarının toprağa nasıl dokunulması gerektiğini, onları hangi ayazdan koruyacağını içgüdüsel olarak bilirdi. Evindeki eşyalar sade, ama dokunduğu her nesne tertemiz ve düzenliydi. Büyübilmez bir kadın için evi, büyücülerin meditasyon odası gibi bir mekâna dönüşmüştü.

Melike, sessizliği bir zaaf olarak değil, bir irade biçimi olarak yaşadı. Nadiren öfkelendi, sıkça sustu. Ancak sustuğunda bir duvar gibi değil, akan bir nehir gibi sessizdi. Behram gibi ağırbaşlı bir figürün yanında kaybolmadı; aksine, onun iç karanlığını ışıkla dengeleyen bir mihenk taşı oldu. Melike’nin sözü az ama etkiliydi. “Taşın yankısı bazen doğuranın rahminde başlar,” dediği, büyü konseyleri arasında hâlâ alıntılanan bir cümledir.

Hayatının son yıllarında Altan’ın yükselişine tanıklık etti. Kocası Behram’ın mühür ayini sırasında toprağa teslim olmasından sonra uzun süre konuşmadı. Ama Altan’a her sabah süt verirken “Babanın gölgesi sırtında değil, ruhunda, taşı hafifleterek yürü” demeyi sürdürdü. Ölümü sessiz bir sonla geldi. Sabah ezanına yakın, doğduğu saatte, yatağında usulca gözlerini kapattı. O gün, evin duvarında asılı duran kil taş, kendi kendine ısındı. O an bile bir yankı taşıyordu.

Melike Yiğitkurt’un adı resmi kayıtlarda, mühür taşıyıcılarının arasında geçmez. Ama Altan’ın soy çizgisini, kutun yolculuğunu ve mühürle beden arasındaki gizemli bağı bilenler, her zaman onun ismini fısıltıyla anar. O, büyüsüz bir kadın gibi görünse de, büyüyü doğuran sessizliğin ta kendisiydi. Onun mirası, mühürler arasında değil; yankıların başladığı o görünmez eşikte saklıdır.