m [vc_empty_space height="27px"]
Back to Top

Behram Celal Yiğitkurt

Behram Celal Yiğitkurt

Behram Celal Yiğitkurt, Kutlu Ocak’ın suskun taşıyıcısı, mühürlerin ruhunu sırtında değil, kalbinin kıvrımlarında taşıyan bir büyücüydü. Onun adı ilk kez, Horasan’ın taş oymalı vadilerinde duyulduğunda henüz çocuktu ve ailesini kaybetmiş bir yetimdi. O dönemde Ocak’ın derinliklerinden yükselen bir çağrı, onu “Gölge Nöbeti”ne alan ilk taş muhafızlarına yönlendirmişti. Behram’ın doğduğu gece bir mühür taşı çatlamış, bu olay Kut yankısının yeni bir ruha aktığını gösteren işaret olarak kaydedilmişti. Bu yüzden daha bebekken suskunluğu, bir işaret olarak görülmüştür. Taşlar onu tanımış, mühürler onu beklemişti.

Onun gözleri kehribar gibi yakıcı ve durağandı. Yüzüne bakan biri hem çölün sıcaklığını hem de dağın serinliğini hissederdi. Cildindeki çatlaklar, sadece rüzgârın ve güneşin değil, mühür rezonanslarının da izlerini taşırdı. Saçları düz ve uzun, şakaklarından beyaza çalardı. Yürüyüşü dingin ama kararlıydı. Her adımı bir dağ zirvesinin yankısı gibiydi. Kutlu Ocak’ta onun gibi mühürle uyumlanan çok az kişi olmuştu. Kendisine “Mühür Taşıyıcısı” unvanı verildiğinde henüz yirmili yaşlarının başındaydı. Fakat o, bu unvanı bir ödül değil, bir yük olarak görmüştü.

Anadolu’ya gönderilen ilk mühür koruyucuları arasında yer aldı. Taş büyüsünün anahtarlarını, Orta Asya’dan getirilen mühür kodlarıyla Anadolu topraklarına işledi. Derin yeraltı odalarında, toprağın kalbine mühürler gömdü; büyü sırlarını taş yazıtlarla örtüştürdü. Kendi oyduğu mühür asası, taş ve abanozdan yapılmış, altı büyü halkası ile donatılmıştı. Onun mühürle kurduğu bağ, kelimelerle değil, yankıyla tarif edilirdi. Taşlara dokunduğunda bazen sessizce başını eğip gözlerini kapatırdı; çünkü ses duymaz, titreşimi hissederdi. Bu nedenle ona “Taşın Fısıltısını Duymakla Lanetlenen” diyenler olmuştu.

Melike adında bir büyübilmezle evlendiğinde bu, konseyde yankı bulmuştu. Kimi onun soyunu zayıflattığını söyledi, kimiyse bu evliliğin kadim dengenin işareti olduğuna inandı. Oğlu Altan doğduğunda kutun gölgesi çocuğun bedenine değmiş ama hemen uyanmamıştı. Yıllarca Altan’ın büyü gösterememesi Behram için içsel bir sarsıntı olmuştu. Yine de oğlunun sessizliğine güvenmiş, onun taşı henüz çatlamamış bir mühür gibi olduğunu söylemişti. Ve sonunda Altan’ın büyüyle ilk teması, Behram’ın yıllardır beklediği yankının başlangıcı olmuştu.

Behram Celal’in konuşmaları kısa, ama özlüydü. “Mühür susar, taş hatırlar” derdi. Onun için büyü, gösteri değil sabırdı. Hayatının son aylarında, Erzurum yakınlarında bir mühür tapınağında görev yaparken, “Toprak Ayini” sırasında vücudu kut titreşimlerine dayanamayarak sonsuz uykuya geçti. Ama bedeni çürümedi. Ölü değil, mühürle uyumlanmış bir taş gibi korunarak bırakıldı. Onun ölümü, bir çağın kapanışıydı; mühürler yeniden sessizleşti, ama yankı hâlâ Altan’ın damarlarında dolaşıyordu.

Behram Celal, serveti olmayan ama taşıdığı mühürle evrenin enerjisini sırtlanan biriydi. Kendi halkı arasında bile nadir görülen bir derinlik taşırdı. Her ne kadar gösterişten uzak olsa da adı, “Gölge Ardımda Kalsın” diye vedalaşan büyücülerin dillerinde fısıltı gibi dolaşır. O, taşların sessizliğinde büyüyü duyan, kutun yükünü sabırla taşıyan, suskunluğuyla dev bir yankı yaratan bir ruhtu. Kut Mührü evreninde onun adı, mühürlerin kalbinde atmaya devam eder.