Aldovrin Morteus
Arcanum Collegium: İlk Yıllar (M.S. 46)
Roma İmparatorluğu’nun en parlak dönemlerindeydi. Tiber Nehri kıyısında, gözlerden uzak, kadim bir yapı yükseliyordu: Arcanum Collegium. Taş duvarları, Etrüsk büyü geleneklerine göre mühürlenmişti ve dışarıdan bakıldığında sıradan bir Roma hamamı gibi görünüyordu. Ancak, bu yapının derinliklerine inildikçe, basamaklar büyüsel koruma katmanlarıyla çevrili, karanlık bir koridora dönüşüyordu. Koridorun sonunda, kapısında Vates Noctis (Gece’nin Bilgesi) yazılı bir oymayla mühürlenmiş, devasa bir bronz kapı bulunuyordu. Bu kapı, yalnızca büyü enerjisini algılayabilenler tarafından görülebilirdi.
Gizli Kabul Töreni ve Antik Ritüel
Aldovrin Morteus, henüz 11 yaşında, ailesi tarafından Arcanum Collegium’a getirildiğinde, ona sıradan bir büyücü gözüyle bakılmadı. Onun damarlarında, Etrüsk büyü geleneklerinin karanlık mirası akıyordu. Babası Valerius Morteus, büyü akademisinin kurucularından biri olan kadim bir büyücüydü. Annesi Livia Mortara ise Etrüsk büyülerine ve ritüel mühürlere hâkim bir simyacıydı. Kabul töreni, sıradan bir tören değildi. Arcanum Collegium’a kabul edilecek her öğrenci, büyü gücünü kanıtlamak zorundaydı. Bu sınav, Lumen Tenebris adı verilen bir ritüel ile yapılırdı. Lumen Tenebris, bir büyücünün karanlıkla olan bağını test ederdi. Öğrenciler, soğuk taş duvarlarla çevrili bir odada, yalnızca gölgelerle yüzleşmek zorundaydı. O gölgeler, geçmişin karanlık büyücüleri tarafından çağrılan ruhlardı; dokunanın enerjisini emerler, zihnini bulanıklaştırırlardı. Aldovrin Morteus, sınava girdiğinde diğer öğrencilerden farklıydı. Korku göstermedi. Gölgeler, üzerine yürüdüğünde derin bir nefes aldı ve fısıldarcasına, kadim Etrüsk dilinde “Vox Obscura” dedi. O anda gölgeler geri çekildi, karanlık odanın köşelerinde belirsizleştiler. Arcanum Collegium’un baş büyücüsü Claudius Varro, bu sahneyi görünce onun sıradan bir büyücü olmadığını anladı. Morteus, gölgelerle konuşabilen nadir büyücülerden biriydi.
Karanlık Kütüphane: Arcana Noctis
Arcanum Collegium’un en derin katmanında, yalnızca usta büyücülerin girebildiği bir bölüm bulunuyordu: Arcana Noctis (Gecenin Sırları). Burası, karanlık büyü metinlerinin ve kadim parşömenlerin saklandığı, büyülü bir kütüphaneydi. Her raf, büyüyle korunmuş, temas edenin enerjisini emen tılsımlarla donatılmıştı. Aldovrin, eğitmenlerinden gizli, bu kütüphaneye gece yarısı sessizce sızdı. Orada, Mortis Vox büyüsüne dair ilk parşömeni buldu. Parşömende şu yazılıydı: “Tenebrae Regnum, Vox Mortis Excelsis” (Karanlık Hükmeder, Ölümün Sesi Yücelir) Morteus, büyüyü okurken parmak uçlarında karanlık bir elektriklenme hissetti. Gözleri kararırken, gölgeler onun etrafını sardı. O gece, Arcanum Collegium’un muhafızları, kütüphanede büyü izleri buldu ama Morteus çoktan odasına dönmüştü. Kimse onun Mortis Vox’u ilk kez o gece denediğini bilmiyordu.
İlk Ölüm ve Mortis Vox’un Uyanışı
47 yılının soğuk bir kış günüydü. Arcanum Collegium’da öğrenciler, büyü düellolarını öğrenmek için avluda toplanmışlardı. Morteus, kıdemli bir öğrenci olan Marcus Agrippa ile eşleşti. Agrippa, okulun en başarılı Praesidium büyücülerinden biriydi ve bu düelloyu kazanacağına emindi. İlk büyü patlamaları havada dans ederken, Morteus soğukkanlı bir şekilde asasını kaldırdı. Gözleri koyu bir griye döndü ve dudaklarından soğuk bir fısıltı döküldü: “Mortis Vox!”
Herkesin gözleri önünde Agrippa’nın yaşam enerjisi adeta bedeninden çekildi. Karanlık bir duman, kalbinin bulunduğu noktadan çıkarak gökyüzüne doğru süzüldü. Agrippa yere yığıldığında, bedeninin etrafında gri bir toz tabakası belirmişti. Arcanum Collegium tarihindeki ilk büyü cinayeti işlenmişti.

Roma Büyü Meclisi ve Mahkumiyet
Arcanum Collegium’un avlusunda gerçekleşen o karanlık düello, yalnızca öğrencileri değil, akademinin duvarlarını koruyan büyülü mühürleri dahi sarsmıştı. Mortis Vox’un yankısı, büyünün karanlık enerjisiyle havaya yükselmiş ve gökyüzünde belli belirsiz izler bırakmıştı. Marcus Agrippa’nın cansız bedeni taş zemin üzerinde hareketsiz yatarken, etrafını saran gri toz tabakası, büyünün ne denli güçlü olduğunu gösteriyordu. Arcanum Collegium’un büyü profesörleri dehşetle olaya müdahale etmeye çalıştı, ancak Morteus’un büyüsel enerjisi hâlâ havada hissediliyordu.
Olay, kısa sürede Roma Büyü Meclisi’ne ulaştı. Senatus Arcanum, büyüyle ilgilenen Roma’nın en yüksek konseyi, Morteus’un işlediği bu büyü cinayetini derinlemesine araştırmaya karar verdi. Bu konsey, Roma’nın karanlık büyüleri kontrol altında tutmak ve büyücü topluluklarını düzenlemek amacıyla kurulmuştu. İçlerinde, en eski büyücü ailelerin liderleri, Etrüsk rahipleri ve yüksek düzeyde büyü eğitimi almış konsüller bulunuyordu.
Roma Senatosu’nun gölgelerinde, Tiber Nehri’nin altına inşa edilmiş gizli bir büyü mahkemesi vardı. Curia Occulta olarak bilinen bu yer, büyücülerin yargılandığı, antik büyü mühürleriyle korunan bir zindandı. Morteus, zincirlerle bağlanmış halde bu mahkemeye getirildi. Zincirler, sıradan metal değildi; büyücülerin büyü yapmasını engelleyen, Etrüsk büyü mühürleriyle dokunmuş Ferrum Arcanum’dan yapılmıştı. Mahkemeye getirildiğinde, salonda derin bir sessizlik hâkimdi. Konsey üyeleri, gri cübbeleri içinde Morteus’u izlerken, aralarında fısıltılar dolaşıyordu:
“Bir öğrenci, Mortis Vox’u nasıl kullanabilir?”
“Büyü genelde sadece usta büyücülerin elinde patlar, bu çocuk nasıl başardı?”
“Karanlık bir lanet mi? Yoksa bu bir kehanet mi?”
Baş yargıç olan Flavius Corvinus, Morteus’un gözlerinin içine bakarak konuştu “Sen, Aldovrin Morteus, bir büyücüye karşı en karanlık büyülerden biri olan Mortis Vox’u kullandın. Bu, yalnızca ölüm getiren bir büyüdür ve Roma İmparatorluğu topraklarında lanetlidir. Suçunu kabul ediyor musun?” Morteus, zincirlerin ağırlığına rağmen başını kaldırdı, gözlerindeki karanlık ışık hiç sönmemişti. Soğukkanlı bir şekilde, dudaklarından yalnızca bir cümle döküldü “Gölgeye düşen her ruh, karanlığa ait olur.” Bu sözler, mahkemede yankılanırken, konsey üyelerinin yüzleri bembeyaz oldu. Flavius Corvinus, asasını havaya kaldırarak Morteus’un cezasını ilan etti:
“Aldovrin Morteus, seni büyü suçlusu ilan ediyoruz. Bundan böyle, gölgelerde sürecek bir mahkûmiyete mahkûmsun. Umbra Aeternum’a götürüleceksin.”
Umbra Aeternum: Gölgelerin Zindanı
Roma İmparatorluğu’nun en derin sırlarından biri, Tiber Nehri’nin altına inşa edilmiş devasa bir zindandı: Umbra Aeternum. Bu cehennemvari hapishane, sıradan bir yapı değildi. Taş duvarları, büyüyle mühürlenmiş ritüel işaretleriyle kaplıydı ve Etrüsk büyü geleneklerinden esinlenmişti. Yerin onlarca metre altına inen bu labirent, sadece en tehlikeli büyücülerin tutulduğu, geri dönülemeyen bir mezar gibiydi.
Aldovrin Morteus, Arcanum Collegium’daki katliamın ardından, Roma Büyü Meclisi tarafından ağır demir zincirlerle bağlanarak zindana götürüldü. Gözleri kapatılmış, elleri ve ayakları mühürlenmişti. Zincirler sıradan demirden yapılmamıştı; Ferrum Arcanum adı verilen, Etrüsk büyücüleri tarafından dövülmüş, büyü yapmayı engelleyen özel bir metalden üretilmişti. Ferrum Arcanum’un sıradan metallerden farkı, içinde büyü akışını durduran ritüel mühürler barındırmasıydı. Bu demirler, büyücünün büyüsel enerjisini emerek adeta kilitler ve kullanıcıyı sıradan bir insandan bile zayıf hale getirirdi. Morteus, elleri bağlı şekilde zindanın devasa kapısına getirildiğinde, üzerindeki büyü mührü harekete geçti. Taş kapının üzerinde parlayan semboller, yavaşça kırmızıya dönüştü ve kapı, sarsılarak açıldı. Kapı aralandığında, içeriden yükselen soğuk bir rüzgar, yüzüne keskin bir darbe gibi çarptı. İçerideki hava, ölüm ve çürümüşlük kokusuyla doluydu. Büyü meclisinin muhafızları, Morteus’u iterek içeri soktu ve ağır kapılar yeniden kapandı. Taş duvarlar, antik Roma harfleriyle doluydu; “Umbra Regnat, Animae Devorantur.” (Gölge Hükmeder, Ruhlar Tükenir.)
Morteus, adımını attığında, duvarlardan gölgeler süzüldü. Siyah sisler, yere doğru akarak etrafını sardı. Bu gölgeler, sadece karanlıktan ibaret değildi; her biri, bir zamanlar Umbra Aeternum’a hapsedilmiş büyücülerin kalıntılarıydı. Fısıltılar yükselmeye başladı; eski dillerde lanetler, hırıltılar ve yardım çığlıkları duyuluyordu. Morteus, başını kaldırıp gökyüzüne bakmak istedi ama yerin onlarca metre altındaki bu labirentte gökyüzü diye bir şey yoktu. Sadece karanlık ve gölgeler…
Umbra Aeternum’un en korkutucu yanı, mahkumları koruyan yaratıklardı: Nocturae. Bunlar, büyüyle yaratılmış, gölgelerden oluşan ve ruh enerjisiyle beslenen varlıklardı. Nocturae, zindanın her köşesinde süzülen karanlık sisler gibi hareket ederdi. Gözleri yoktu, ama büyü enerjisini hissedebiliyorlardı. Bir mahkumun büyü enerjisini algıladıklarında, gölgelerden çıkıp o enerjiyi emmeye başlarlardı. Morteus, hücresine sürüklendiğinde, karanlık gölgeler etrafını sardı. Soğuk bir nefes hissetti. Gölgeler, ayak bileklerinden yukarı doğru tırmanmaya başladı. İlk gece, Nocturae, Morteus’un büyü enerjisini emdi. Gözleri karardı, dizlerinin üstüne çöktü. Gölgeler, boynuna doğru yükselirken derin bir fısıltı duyar gibi oldu “Enerjin, gölgelerin malıdır…”
Umbra Aeternum’da günler birbirine karışıyordu. Morteus, büyü yapamıyordu; Ferrum Arcanum, gücünü emiyor, Nocturae de kalan enerjisini bitiriyordu. Ancak zihni hâlâ keskin ve karanlıktı. Her gece, karanlık fısıltılarla gölgelerle konuşmaya başladı. Nocturae’nin hareketlerini izledi, onları hissetmeye çalıştı. Gece yarısı olduğunda, hücresinin demir parmaklıklarına yaklaşır ve fısıldardı “Umbra vocat… vocem meam audite…” (Gölge çağırır… sesimi duyun…)
İlk başlarda gölgeler tepki vermedi. Ancak üçüncü yılın sonunda, Nocturae’lerden biri, Morteus’un fısıldamasına cevap verdi. Siyah sisler bir araya toplandı ve bir gölge figürü belirdi. Ses yoktu, ama zihninde bir yankılanma hissetti “Nihil ex Umbra…” (Gölgeden gelen, geri dönemez…)
Morteus, dördüncü yılında Nocturae’lerle tam anlamıyla iletişim kurmayı başardı. Gölgelerle zihin bağı kurduğunda, onların fısıltılarını kontrol edebildiğini fark etti. Küçük adımlarla, büyü enerjisini onlardan geri çekmeye başladı. Artık, Nocturae’nin dokunuşları onu zayıflatmıyor, tam tersine güçlendiriyordu. Gölgelerden emdiği enerjiyi kullanarak Ferrum Arcanum zincirlerini gevşetmeye çalıştı. Her gece, gölgelerle biraz daha güçlendi. Morteus’un odasında, karanlık sisler toplanıyor, zindanın diğer mahkumları bile fısıltılarını duyuyordu. Roma muhafızları, hücresine yaklaşmaya korkar hale gelmişti. Zindandaki diğer mahkumlar arasında bir efsane dolaşmaya başladı “Gölge Fısıldayan” olarak adlandırılan Morteus’un, Nocturae’lerle konuştuğu, onların enerjisini çekebildiği ve zindanın mühürlerini hissettiği söylendi. Gardiyanlar, kapısını mühürlü tutmaya özen gösterdi. Hiç kimse içeri girmedi; ama fısıltılar duvarların ardında yankılanıyordu: “Mortis Vox, Umbra Aeternum’a hükmedecek…”
Umbra Fractura: Kırılmanın Başlangıcı (M.S. 54)
Yedinci yılında, Morteus’un hücresine beklenmedik bir misafir geldi. Karanlık bir cübbe giymiş, yüzünü gölgelerle saklamış bir büyücü: Umbra Collegium‘dan eski bir sınıf arkadaşı. Bu büyücünün adı kimse tarafından bilinmiyordu, ancak Arcanum Collegium’da okurken Morteus’un gölgelerle olan bağını fark eden tek kişiydi. Sessizce hücresinin önüne geldi ve büyülü zincirleri incelemeye başladı. “Yedi yıl bekledim Aldovrin,” dedi, fısıltıyla. Morteus, gözlerini açtı. “Zincirlerimi kırabilmen mümkün mü?” diye sordu. Yabancı büyücü, asasını çıkardı ve yavaşça gölgelerin içinden bir büyü mırıldandı “Umbra Fractura”
Zindan, sarsıldı. Mühürler birer birer çatladı, taş duvarlardan karanlık dumanlar yükseldi. Umbra Fractura, Roma tarihinde bir büyücü tarafından kullanılan en güçlü “Gölgelerden Kaçış” büyüsüydü. Nocturae, ilk kez bir mahkûmun özgürlüğünü izledi. Gölge varlıklar, duvarlardan sıyrılıp Morteus’un etrafında dönmeye başladılar. Zincirler çatırdadı, Ferrum Arcanum kırıldı. Umbra Aeternum, var oluşundan bu yana kimsenin kaçamadığı bir zindandı. Ancak Morteus, tarihin ilk büyük firarını gerçekleştirdi. Zindanın girişinde, zincirlerden kurtulmuş bir şekilde durdu. Gözlerinde karanlık bir alev yanıyordu. Yanındaki gizemli büyücü, onunla birlikte gölgeler arasına karıştı. Nocturae’ler, sanki efendilerini selamlar gibi eğildiler.
Roma’nın yeraltı büyü meclisi, bu olayı “Umbra İhaneti” olarak adlandırdı. Çünkü Umbra Aeternum’un gölgeleri, Morteus’a itaat etmiş ve onu serbest bırakmıştı. Bu firar, büyücüler arasındaki dengeyi değiştirdi; Morteus’un adı, artık efsanevi bir korku olarak anılmaya başlandı. Roma’nın yeraltında yankılanan gölgeler, Morteus’un kaçışının ardından bile titremeye devam etti. Nocturae’lerin fısıltıları duvarlardan süzüldü, zindanın taş kemerleri arasından kayarak büyü meclisinin en derin koridorlarına kadar ulaştı. Morteus, zincirlerinden kurtulmuş, eski dostunun rehberliğinde karanlık koridorlardan geçiyordu. Yeraltının nemli ve soğuk havası, büyüsel bir titremeyle ağırlaşıyor, her adımda gölgeler ayak bileklerine dolanıyordu. Gözleri yeşil bir alevle parıldarken, duvarlarda asılı kalmış kadim mühürler hafifçe titriyor, sanki onu selamlıyordu. Yanındaki büyücü, başını öne eğmiş, karanlık bir cübbe giymişti. Onun ismi bile tarihin sayfalarına silik yazılmış, Morteus’un sağ kolu olarak bilinecek ilk Kara Muhafız olmuştu. Arcanum Collegium’daki yıllarında Morteus’un gölgelerle olan bağına tanıklık eden, onun sırrını keşfeden tek kişi oydu. Kaçış planını yıllarca gizlice hazırlamış, Umbra Aeternum’un zindanlarına gölgelerden gizli geçitler açarak sızmıştı. Roma Büyü Meclisi’nin gölgeler üzerindeki kontrolünün zayıf olduğunu biliyordu; çünkü gölgeler, Morteus’a itaat ediyordu. Zindan koridorlarından geçtiklerinde, her duvarın arkasında başka mahkumların çığlıkları yankılanıyordu. Morteus, bir an için durdu, taş duvara elini koydu. Gözlerini kapadı ve fısıldadı “Umbra Fractura”
Taş duvarın öte tarafında tutsak kalan büyücüler, ince bir sis şeklinde duvarlardan süzülmeye başladı. Onların karanlık ruhları, Morteus’un dokunuşuyla gölgelerden ayrılıyor, ince bir buhar gibi taş zemin üzerinde süzülüyordu. “Özgürlüğe gitmek ister misiniz?” diye fısıldadı Morteus, sesi gölgelerin arasından yankılandı. Mahkumlar, hayalet gibi gölgelerle birleşerek birer kara duman formunda Morteus’un arkasına dizildi. Artık, sadece bir kaçak değil, bir orduydu. Gölgelerden doğmuş bir ordu. Yerin altındaki taş koridorlar, Roma’nın büyülü yeraltı ağının bir parçasıydı. Bu ağ, Tiber Nehri’nin altından başlayıp, şehrin dört bir yanına uzanıyordu. Morteus, eski büyü parşömenlerinden öğrendiği kadim bir geçidi arıyordu: Umbra Via. Bu geçit, Roma’nın en eski büyücü loncası tarafından mühürlenmiş, yalnızca gölgelerle konuşabilenlerin girebildiği bir yoldu. Gölge Muhafızı olan sadık takipçisi, Morteus’u bu geçide götürdü. “Burada,” dedi, elleriyle taş kapının üzerindeki sembolleri göstererek. Kapının üzerinde, antik Etrüsk dilinde Umbra Via yazıyordu. Morteus, başını öne eğdi ve ellerini taş kapıya yerleştirdi. “Obscura Viam Aperire,” diye fısıldadı. Taş kapı, büyülü bir yankıyla titredi ve üzerinde çizili semboller birer birer yanmaya başladı. Kapı, içeriye doğru ağır ağır açılırken, arkasında sonsuz karanlık bir koridor belirdi. İkili, karanlık geçitten içeri adım attıklarında, kapı arkalarından yeniden mühürlendi. Umbra Via, onları Roma’nın derin yeraltı tünellerine taşıdı. Burası, eski Etrüsk büyücüleri tarafından korunan, yerin altına gömülü kadim büyü ritüellerinin yapıldığı bir yerdi. Işık sızmayan taş tüneller, her köşesi büyü sembolleriyle kaplıydı. Tozlu taş raflar üzerinde büyü parşömenleri ve eski mühürler duruyordu. Duvarlardaki işaretler, Etrüsk büyü dilinde yazılmıştı “Gölgeden doğanlar, gölgeye döner.”
Morteus, parmak uçlarıyla eski parşömenlere dokundu. “Burası… Zifir Meclisi’nin doğacağı yer,” dedi. Onun sağ kolu, başıyla onayladı ve yere diz çöktü. “Efendim,” dedi, “Gölgeler sizinle. Bizler gölgelerde yaşar, gölgelerden hükmederiz.” Morteus, avucunu açtı ve yere dokundu. “Umbra Pactum,” diye fısıldadı. Bir karanlık aura yükseldi, yere işlenen mühürler parladı. Roma’nın yeraltında yankılanan fısıltılar, kara büyünün kabulünü işaret ediyordu. Zifir Meclisi’nin temelleri, Roma’nın gölgeleri arasında atıldı. O gece, gölgelerle mühürlenmiş ilk ritüel gerçekleşti. Morteus, sağ kolunun alnına kara bir mühür bastı; bu mühür, ona ölümsüz bir sadakat sağlayacaktı. Parmaklarının ucundan yayılan siyah alevler, alnında kıvrımlı bir işaret bıraktı. “Artık sen,” dedi Morteus, “Kara Muhafızlar’ın ilk üyesisin. Umbra Aeternum’un koruyucusu ve Zifir Meclisi’nin gölgesi…”
Sabaha karşı, gölgeler yeraltından yükselirken, Roma Büyü Meclisi bu kaçışın haberini aldı. Morteus’un kaçışı, büyü tarihindeki en büyük firar olarak kayıtlara geçti. “Umbra İhaneti” olarak adlandırılan bu kaçış, Roma’nın büyücü toplulukları üzerinde dehşet yaratmıştı. Hiç kimse Umbra Aeternum’dan kaçamamıştı; ama Morteus, gölgelerle birleşip bunu başarmıştı. Meclis, büyü mühürlerini güçlendirdi, zindanın duvarlarını iki kat kalınlaştırdı. Ancak o firar, büyücü dünyasında derin bir yankı bıraktı. Artık Aldovrin Morteus, sadece bir firari değil, karanlığın gölgelerinde hükmeden bir efendi, bir efsaneydi. Roma’nın yeraltı tünellerinde yükselen fısıltılar, kara büyü parşömenlerinde yazılı kehanetler gibi yankılanıyordu.
“Gölgeden doğan, gölgeye hükmedecek. Ve o gölge, bir daha hiç sönmeyecek…”
[vc_empty_space height="27px"]